cover

BLOG

Adaçayı Tarımı Nasıl Yapılır?

Adaçayı bitkisinin Latince adı Salvia’dır. Dünya üzerinde yaklaşık 900 türü olduğu bilinmektedir. Türkiye’de yetişen endemik adaçayı türlerinin büyük kısmı İran – Turan ve Akdeniz fitocoğrafik bölgelerinde dağılım gösterir. Geriye kalan türler ise hemen hemen her bölgede yayılış gösterirler. Türkiye’deki Salvia türleri üzerine yapılan güncel taksonomik revizyon çalışmasına göre ülkemizin Akdeniz ve Ege Bölgelerinde 60 takson yetişmektedir. Bu taksonlardan 32 tanesi endemik, 5 tanesi endemik olmayan nadir ve geriye kalan 23 takson ise geniş yayılışlıdır.

Ülkemizde ticari tür olarak yetiştirilen tür yağ üretimi açısından salvia officinalis (tıbbi adaçayı) ve çay olarak tüketilen salvia fruticosa (Anadolu adaçayı) ile salvia triloba (dallı adaçayı) türleridir. Bunların yanında bölgesel olarak diğerleri de tüketilmektedir.

Gökçeadamdan Organik Tarım A.Ş. olarak Gökçeada sınırları içerisinde salvia officinalis türünü yetiştirmekteyiz. Bu adaçayı türünü yetiştirmekteki ana amacımız yağının çok kaliteli aranan yağ olması ve çayının tüketilmesidir.

Tıbbı adaçayı çelik alınarak çoğaltılan ve üretilen bir türdür. Hazırlanan çelikler 75*50 cm aralık ve mesafede dikilmelidir. Bu aralık ve mesafede kurulan bahçe ilk yıl otla mücadele açısından çok önemlidir. Ancak 2. yıldan itibaren alanı kapatarak ot mücadelesi kolaylaşmaktadır.

Hazırlanan çelikler kuzey ege şartlarında ve su olan bahçelerde mart başında dikilmelidir. Mart başından dikilen çeliklere cansuyu verilmeli ve haftada bir sulanmalıdır. Eğer yağmur yağarsa toprağın durumuna bakılarak sulama yapılır. Nisan başında fidelerin tuttuğu görülür ve dip doldurması yapılır. Mayıs ayında bitkilerin artım yapmaya başladığı görülür. Tabi bu arada sıra aralarında yabani ot görülürse hemen işçilik yapılarak otlar uzaklaştırılmalıdır. İlk yıl temmuz ayında çiçeklenme az da olsa görülür. Çiçeklenme bu türde istenmez üsten çiçekler alınmalıdır. Yaz boyunca su verilmelidir. Ağustos ayında hasat mevsimidir. İkinci yıl mart ve nisan ayları yabani otla mücadele yapılır. İkinci yıldan itibaren haziran ayı birinci biçim yapılır. Eylül ayında ikinci biçim yapılır. Bundan sonra fidelerin alanı kapattığı görülür. Otla mücadele gerekmez. Ve bu şekilde yaklaşık 10 yıl adaçayı üretimi yaparsınız.

Eğer çay yapmak amacında iseniz adaçayları kesildikten sonra sıyırma yapılarak yaprak temiz bir şekilde alınır. Sadece yaprak olan ürünler piyasada en pahalı şekilde satılır. Ancak dallı kısmın çayın içinde olması kaliteyi de fiyatı da düşürür.

Gökçeadamdan Organik Tarım A.Ş. 2018 yılında kurulduğunda adaçayı bahçelerini kurmuş ve organik sertifikasyon çalışmalarına başlamıştır. Kaliteli adaçayı yağı ve çayı yapma gayreti ilk günkü aşkla devam etmektedir.

 

                                                                      Hasan SEZGİN

                                                                    Orman Mühendisi

                                                         Gökçeadamdan Org. Tar. A.Ş.

                                                         YÖNETİM KURULU BAŞKANI

 

Kantaron Yağının Faydaları Nelerdir?

Bu yazımızda kantaron yağının faydaları nelerdir bunu ele alacağız. Diğer yazılarımızda üretimi, yağın nasıl elde edildiği ve zararları hakkında bilgileri bulabilirsiniz.

Kantaron yağının faydaları yazmakla bitmez. İçinde hangi tür kimyasalın olduğunu bilmediğimiz yüzlerce ilaçtan bıkmış ve bunları kullanmak istemeyenler için diğer tüm bitkilerden kendini ön plana çıkartan kantaron yağının faydaları nelerdir yazımızda bulacaksınız. Depresyonun en önemli sebebi büyükşehirlerdeki iş tempolarıdır. Gün geçtikçe bu yaşama doğru sürüklenmekteyiz. Bu yaşamda bizi depresyon hastası yapmaya yetmektedir. Şimdi aşağıda kantaron yağının faydalarını sıralayacağım.

KANTARON YAĞININ FAYDALARI

Haricen kullanımlarda;

  1. Kantaron yağı antiseptik özelliğinden dolayı yani mikropları öldürme özelliğinden dolayı yaralardaki mikrop oluşumunu ve iltihap kapmasını önler.
  2. Kantaron yağı hücrelerin çok hızlı bir şekilde yenilenmesini sağladığından ciltteki ölü hücrelerden arınmasını sağlayacaktır.
  3. Yanıklardan dolayı oluşan ağrıları ve yaraları kapatmakta yardımcı olur. Bununla birlikte güneşten korunmak için de kullanılabilir.
  4. Kantaronu kazalarda yaşanan kanamalarda rahatlıkla kullanabilirsiniz. Damar büzme özelliğinden dış kanamaları kolaylıkla durduracaktır.
  5. Migreni olanlar için de birebirdir. Başınıza kantaron yağı ile masaj yaparak baş ağrılarınızdan kurtulabilirsiniz.
  6. Bazı kas ağrılarınıza da iyi gelecektir. Belinizdeki ve sırtınızdaki kas ağrılarına masaj yoluyla yine iyi gelecektir.
  7. Bebeklerin pişik olan yerlerine rahatlıkla kullanabilirsiniz. Alerjiler için de su ile kantaronu açarak sürebilirsiniz.
  8. Hemoroit hastalığına da iyi gelir.
  9. Ameliyat izi dahil tüm yaralara sürülerek hücrelerin hızla yenilenmesini sağlar.
  10. Sedef hastalığına iyi geldiği görülmüştür. İlk sürüldüğünde kaşıntı ve kuruma baş gösterse de oldukça fazla toparlamasına yardımcı olmaktadır.
  11. Yüzünüze de oldukça iyi gelecektir. Pürüzsüzleştirecek ve siyah noktaları, lekeleri ve morlukları iyileştirmekte oldukça etkilidir.
  12. Kantaron yağı saç derisine de oldukça iyi gelmektedir. Özellikle saç derisindeki egzama ve döküntüleri iyileştirmede rol oynamaktadır.
  13. Bir pamuk yardımıyla süreceğiniz kantaron yağı oldukça hızlı bir şekilde dudağınızdaki veya vücudunuzun herhangi bir başka yerindeki uçuğa da iyi gelecektir.
  14. Sinir sıkışmalarına karşılık oluşan ağrıların giderilmesinde de oldukça faydalıdır. Bunu geçirmek için ağrıyan yere uzun süre masaj yaparak ağrının giderilmesine yardımcı olabilirsiniz.

Ayrıca sarı kantaron çiçeklerinin çayı yapılarak içildiğinde;

  1. Kadınların menopoz dönemlerinde olan sıkıntılarına çayı içildiğinde iyi gelmektedir.
  2. Depresyona da oldukça faydası vardır. Günde 2-3 bardak içeceğiniz kantaron çayı tüm streslerden rahatlıkla kullanabilirsiniz.

BURADA EN ÖNEMLİ OLAN TOKSİK MADDE MİKTARINA DİKKAT ETMEK GEREKİR.

Yani bitkisel çayları tüketirken günlük 2-3 bardağı geçirmemek gerekir.

Biberiye Yağının Faydaları Nelerdir?

Biberiye yağının en etkili faydaları hakkındaki bu yazımız ilginizi çekecektir. Biberiyenin yetiştirilmesi, üretimi, kurutulması, türleri, yağının nasıl yapıldığı, tohumu ve zararları hakkındaki bilgileri diğer yazılarımızdan bulabilirsiniz.

  1. Baş ağrısına kesin çözüm: Biberiye yağının mucizevî etkilerinden biri de baş ağrısını kısa bir masaj sonrasında geçirmesi. Başınız ağrıdığı zaman birkaç damla biberiye yağıyla masaj yapabilir ya da bileklerinizin üzerine bu yağdan biraz damlatabilirsiniz. Kısa bir süre sonra ağrıdan eser kalmayacak.
  2. Cilde parlak ve canlı bir görünüm kazandırır: Canlı ve parlak bir cilt için bir tek biberiye yağı olsa size yeter. Biberiye yağının başlıca etkilerden biri de kan dolaşımını hızlandırması. Bunun yanına besleyici vitaminler de eklendiğinde sonuçların mükemmelliğine şaşıracaksınız. Dilerseniz biberiye yağı içerisine biraz da zeytinyağı ekleyerek çok daha etkili sonuçlar elde edebilirsiniz.
  3. Biberiye yağıyla atın hafızaya: Biberiye yağının eşsiz kokusu ve içeriği hafızanın güçlenmesinde çok etkili. Okula giden bir çocuğunuz varsa ya da her şeyi sürekli unutuyorsanız evinizin bazı köşelerine ya da kıyafetlerinize çok az miktarda biberiye yağı damlatabilirsiniz. Sonuçlara inanamayacaksınız.
  4. Saç derisini besleyip, canlandırır: Biberiye yağının cilt güzelleştirme etkisinden saçlarınız için de faydalanabilirsiniz. Saç diplerinize biberiye yağıyla masaj yapıp kan dolaşımını hızlandırabilir, kokusuyla kendinizden geçebilir ev sonrasında da güçlü saçlara sahip olabilirsiniz. Ayrıca biberiye yağının saçların beyazlamasını yavaşlattığı da söyleniyor.
  5. Bir masaj çok kalori: Biberiye yağının zayıflatıcı etkisinden faydalanmak için özellikle kilo probleminizin olduğu bölgelere düzenli olarak masaj yapmanız gerekiyor. Yağlanmanın fazla olduğu yere biberiye yağıyla yapılan masaj, bu istenmeyen, çirkef yağların parçalanmasını sağlıyor. Elbette spor ve diyetle de bunu desteklemek şart. Biberiye yağı selülitli bölgelere masaj yaparak sürüldüğünde selülitleri bitirir
  6. Rahatlatıcı bir etkisi var: Biberiye yağının insanı rahatlatan ve içinin huzur dolmasını sağlayan bir etkisi var. Stresli olduğunuz dönemlerde bileklerinize ya da avuç içlerinize biberiye yağı damlatabilirsiniz. Ardından uzun zamandır yolunu gözlediğiniz rahatlama hissine kavuşacaksınız.
  7. El ve ayaklardaki mantara son: Biberiye yağının güçlü bir antioksidan etkisi var. Aynı zamanda mikroplara da savaş açarak çok daha sağlıklı olmanızı sağlıyor. Dilerseniz her gün düzenli bir şekilde biberiye yağı koklayarak solunum yollarınızı temizleyebilir, dilerseniz de el ve ayaklarınızı biberiye yağıyla ovarak mantarlardan kurtulabilirsiniz.

 

 

Kaliteli Zeytinyağı Nasıl Anlaşılır?

Bugün sizlere kaliteli zeytinyağı nasıl anlaşılır sorusunun cevabını vereceğim. Zeytinyağı kalitesi tadım yapılarak anlaşılabilmektedir. Tabi burada tadım yapacak kişinin de biraz işten anlaması gerekir. Ancak tadım yaptıkça bu iş daha da öğrenilir

Kaliteli zeytinyağının kokusu taze çimen kokusu, çimeni ezdiğinizde gelen koku gibi olmalıdır.

Tadım yapıldığında boğazı gıdıklayarak geçmesi gerekir. Boğazda acılık veren yağ kalitelidir. Ancak bu acılık mideyi yakarsa o zaman yağ da bir hile var demektir.

Yağı kokladığımızda kimyasal boya, mazot veya tiner kokusu alıyorsak bu zeytinin daha sıkıma girmeden bekletildiği yerde kızışmış olduğu anlamına gelir.

Eğer koku daha ağır tezek kokusu gibi ise çuvallarda bekletilme sırasında zeytin tanelerinin küf tuttuğuna işarettir. Bu da zaten alfa toksin demek olup zaten zehirdir.

Zeytinyağı fabrikadan çıkarken genelde koyu yeşil renkte olup yeşil zeytin rengindedir. Bekledikçe renk açılır. Rengin koyu yeşil veya açık yeşil olması kaç yıllık yağ olduğunla alakalıdır. Yağ uygun saklama koşullarında dizyeminden pek bir şey kaybetmez ışık almayan oksijen almayan ve asitin kabın içindeki ağır metali alamayacağı kaplarda yıllarca beklemesinde bir sıkıntı yoktur.

Zeytin toplaması oldukça zor bir iş olup maliyeti hayli yüksektir. Zeytin ağaçlarının büyümesi oldukça zordur. Ve bir yıl meyve verir bir yıl vermez bu şartlara bakıldığında zeytinyağının ucuz olması mümkün değildir. Ucuz satılan zeytinyağlarına iyi gözle bakılamaz. Ucuz satılan yağlar genelde riviera diye tabir edilen yağlardan olmaktadır. Şimdi size natürel sızma nedir? natürel birinci nedir? ham zeytinyağı nedir? Bunlar hakkında bilgi vereyim.

Zeytinyağı, sadece zeytin ağacı, Olea europaea L. meyvelerinden elde edilen yağlardır. Çözücü kullanılarak ekstrakte edilen veya reesterifikasyon işlemi ile doğal trigliserid yapısı değiştirilmiş yağlar ve diğer yağlarla karışımı bu tanımın dışındadır.

  1. a) Natürel zeytinyağı: Zeytin ağacı meyvesinden doğal niteliklerinde değişikliğe neden olmayacak bir ısıl ortamda, sadece yıkama, dekantasyon, santrifüj ve filtrasyon işlemleri gibi mekanik veya fiziksel işlemler uygulanarak elde edilen; kendi kategorisindeki ürünlerin fiziksel, kimyasal ve duyusal özelliklerini taşıyan yağlardır. Çözücü veya kimyasal ya da biyokimyasal etkisi olan yardımcılar kullanılarak veya reesterifikasyonla elde edilen yağlar bu tanımın dışındadır. Natürel zeytinyağları;

1) Natürel sızma zeytinyağı: Doğrudan tüketime uygun, serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 0,8 gramdan fazla olmayan yağlar,

2) Natürel birinci zeytinyağı: Doğrudan tüketime uygun, serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her l00 gramda 2,0 gramdan fazla olmayan yağlar,

3) Ham zeytinyağı/Rafinajlık: Serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 2,0 gramdan fazla olan ve/veya duyusal ve karakteristik özellikleri bakımından doğrudan tüketime uygun olmayan, rafinasyon veya teknik amaçlı kullanıma uygun yağlar,

olarak sınıflandırılır.

  1. b) Rafine zeytinyağı: Ham zeytinyağının doğal trigliserid yapısında değişikliğe yol açmayan metotlarla rafine edilmeleri sonucu elde edilen ve serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her l00 gramda 0,3 gramdan fazla olmayan yağdır.
  2. c) Riviera zeytinyağı: Rafine zeytinyağı ile doğrudan tüketime uygun natürel zeytinyağları karışımından oluşan ve serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her l00 gramda l,0 gramdan fazla olmayan yağdır.

ç) Çeşnili zeytinyağı: Zeytinyağlarına değişik baharat, bitki, meyve ve sebzelerin ilave edilmesi ile elde edilen ve diğer özellikleri açısından bu Tebliğ kapsamında kendi kategorisindeki ürünlerin özelliklerini taşıyan yağdır.

Bağışıklığı Güçlendirmek İçin Beslenme Nasıl Olmalıdır?

Güneşin etkisini azalttığı zamanlarda metabolizmamız ısı değişimlerine maruz kalır. Bunun sonucunda soğuk havayla daha kolay mücadele etmek için metabolizmamız yavaşlamaya başlar. Bu yavaşlama sonucu bağışıklık sistemi zayıflar,  kilo kontrolü olmaz, hastalıklara açık hale geliriz. Güneşin etkisini azaltması ile yorgunluk, mutsuzluk ve depresif ruh hali oluşur.

C vitamini iyi bir antioksidan ve iyi bir enfeksiyon savardır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Kuşburnu, domates, soğan, yeşilbiber, kırmızı biber maydanoz, tere, roka, brokoli, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kivi gibi besinler en güçlü C vitamini kaynaklarıdır.

Sonbahar aylarında, bağışıklık sistemi başta olmak üzere vücuttaki toksin atımını hızlandırmak ve metabolizmanın çalışması için su içilmelidir.  Günlük en az 10 su bardağı su içmenin vücuda büyük faydası olacaktır.

Düzenli ve yeterli uyku ruhsal ve fiziksel sağlığı korur. Yapılan araştırmalar düzensiz uykunun bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ve birçok kronik hastalığa zemin hazırladığını göstermiştir.  Günde 5 saatten daha az uyuyanlarda obezite, kalp hastalıkları, hipertansiyon ve diyabet daha fazla görülmektedir. Ayrıca yetersiz uyku, glikoz toleransını ve insülin hassasiyetini azaltır, leptin(tokluk) hormonu seviyesini azaltır, bunun yanında ghrelin(açlık) hormonu seviyesini arttırır yani iştah mekanizmasını harekete geçirerek fazla kalori alınmasını sağlar.

Bağışıklık sistemini güçlendiren bir mineral olan selenyum grip ile doğrudan ilişkilidir. Zararlı mikro organizmalar ile savaşan ve hücrelerini koruyan selenyuma günlük beslenmende mutlaka ver vermelisin. Özellikle selenyum eksikliği depresyona, mutsuzluğa ve karamsar düşüncelere neden olabilir. Tüm deniz ürünleri, brezilya fındığı, ton balığı, mantar, susam, tam tahıllar, sarımsak, soğan, yumurta ve tavuk eti selenyumun en iyi kaynaklarıdır.

Çinko, bağışıklık sisteminin temel mekanizmasında ve serbest radikallerin vücuda verdiği hasarı önlemede önemli bir role sahiptir. Ayrıca immün sistemi güçlendirir, metabolizmayı hızlandırır, enerjik ve pozitif olmanıza katkıda bulunur. Mevsim geçişlerinde mutlaka çinko seviyelerine bakılmalıdır. Çinko değerlerini besin yoluyla desteklemek için ana ve ara öğünlerinizde hindi eti, kabak çekirdeği, kuru baklagiller, deniz ürünleri, rüşeym, susam, fındık, badem, ceviz, fıstık gibi besinlere yer vermelisiniz.

Kalsiyum, vücudun su dengesini sağlar, ödemi azaltır, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Süt ve süt ürünleri sadece protein değil, aynı zamanda kalsiyum içeriği sayesinde de kilo kontrolü sağlar. Buna bağlı olarak, beslenme programına yetişkin bireylerin günde 2-3 su bardağı kadar süt ve süt ürünlerin mutlaka eklemeleri gerekir. Enfeksiyon geçirildiği dönemlerde, protein kaynaklarının yeterli tüketilmesi, vücutta oluşan yıkımı yapıma çevirmesi için oldukça önemlidir. Ayrıca protein yetersizliği depresyona yatkınlığı tetikler ve bağışıklık sisteminin çalışmasını engeller. Süt, yoğurt, kefir, ayran, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi gıdalar proteinin en iyi kaynaklarıdır.

B12 vitamini eksikliği; sinir sistemi harabiyetine, depresyona, duygu durum bozukluklarına, hafıza kaybına ve öğrenmede güçlüğe sebep olabilir.  Güçlü bir hafızaya sahip olmak ve sabahları dinlenmiş uyanmak, mutsuz ve karamsar ruh halinden kurtulmak için beslenme programında mutlaka B12 vitamini içeren besinlere yer ayrılmalıdır. Yumurta, et, balık, süt, peynir, soya sütü ve yoğurt gibi besinlerde yoğun olarak B 12 vitamini bulunur.

Omega-3 bağışıklığı düzenleyici ve destekleyici özelliğe sahiptir. Balıkta, cevizde, keten tohumunda, avokadoda ve sebzelerden semizotunda bolca bulunan Omega-3, bağışıklık sistemine iyi geldiği gibi depresyon tedavisinde de kullanılır. Sonbahar balıkların bollaştığı dönemdir. Dolayısıyla haftada 2-3 gün balık tüketimi günlük Omega-3 gereksinimini karşılayacaktır. Eğer balık yenilmiyorsa, mutlaka balık hapı şeklinde takviye alınmalıdır.

Yaz dönemi yavaş yavaş geçip kışa girerken vücutta en çok eksikliği hissedilen vitaminlerden ilk sırada D vitamini yer alıyor.  D vitamini eksikliği,  bağışıklık sisteminin zayıflamasını sonucu hastalıklara davetiye çıkarıyor.  D vitamininin en iyi kaynağı güneş olmakla beraber, D vitamininden zengin besinler; somon, yumurta, süttür.

Yararlı bakterilerin insan sağlığı üzerindeki etki mekanizmaları saymakla bitmez. Sindirim sistemi ve bağırsakların düzenli çalışmasında önemli katkıları vardır.  Sistemik ve mukozal immün hücrelerin ve intestinal epitel hücrelerin fonksiyonlarını düzenleyerek bağışıklık üzerinde olumlu sonuçları çalışmalarca gözlenmiştir. Sağlıklı bir flora ve güçlü bir bağırsak için probiyotikten zengin beslenme ihmal edilmemelidir. Probiyotik kaynaklar arasında; ev yapımı turşu, yoğurt, kefir, peynir, elma sirkesi gibi besinler bulunur.

Lavanta Yağının Faydaları Nelerdir?

Lavanta yağının en etkili faydaları hakkındaki bu yazımız ilginizi çekecektir. Biberiyenin yetiştirilmesi, üretimi, kurutulması, türleri, yağının nasıl yapıldığı, tohumu ve zararları hakkındaki bilgileri diğer yazılarımızdan bulabilirsiniz.

Güzel bir koku yaydığı için oda kokusu ve parfüm yapımında kullanılır. Sağlığa birçok olumlu etkisi olan lavanta yağının faydalarından bazıları;

  • Strese iyi gelir. Lavanta koku tedavisinde strese iyi geldiğine dair birçok çalışma yapılmıştır. Bir oda içerisinde havaya sıkıldığında o ortamdakilerin lavanta kokusundan etkilenerek sakinleştiği belirlenmiştir.
  • Uykusuzluğa iyi gelir. Uykusuzluğa iyi gelmesinin yanı sıra uyku kalitesini de arttırır. Yapılan bir araştırmaya göre bu yağ uykuya dalma süresini ve uykusuzluk belirtilerini azaltmıştır. Uykusuzluğa karşı etkileri için, uyumadan önce boynunuza, yastığınıza, bileklerinize lavanta yağı sürebilirsiniz.
  • Baş ağrılarını hafifletici özelliği vardır. Migren gibi şiddetli baş ağrılarına iyi gelir. 15 dakika boyunca lavanta yağı solunduğunda migren ve baş ağrılarında önemli azalmalar görülmüştür.
  • Soğuk algınlığı için oldukça faydalıdır. Boğaz enfeksiyonları, öksürük, grip, astım, sinüs tıkanıklığı, bronşit, boğmaca, larenjit ve bademcik iltihabı gibi çeşitli solunum yolu rahatsızlıkları için kullanılabilir. Bazı etkileri için boyun ve göğüs bu yağ ile ovulabilir. Balgam söktürücü özelliği de vardır.
  • Doğal bir parfüm olarak kullanılabilir. Ancak %100 lavanta yağı kullanıyorsanız koku çok ağır ve keskin olacağından dikkatli olunmalıdır. Mükemmel kokusu sayesinde adeta bir parfüm özelliği vardır. Parfüm elde edilebilmek için püskürtme yapabileceğiniz bir şişeye bir bardak su doldurun. Suyun içine 2 damla lavanta yağı damlatın. Püskürtme şişesini çalkalayıp püskürtebilirsiniz. Bu sayede güzel koku etrafa yayılacaktır. Lavanta yağı uçucu yağ olduğundan üzerinize sıktığınızda veya elbisenize geldiğinde endişelenmeyin çünkü leke bırakmaz. Güvenle kullanabilirsiniz.
  • Dudak koruyucu olarak kullanılabilir. Güneş yanığı olmuş, çatlamış ve kurumuş dudaklar için de kullanılabilecek bir yağdır. Lavanta yağı Hindistan cevizi yağı ile birlikte karıştırılarak kullanılırsa güneşin zararlı etkilerinde dudakları korur. Vücudunuzun diğer bölgelerini de güneş yanığından korumak için bu yağlara zeytinyağı da ekleyerek karışımını kullanabilirsiniz. Güneş yanığından sonra cildin daha hızlı iyileşmesini sağlar, güneş yanıklarından sonra oluşabilecek kaşıntıyı ve yanmayı önler.
  • Mide bulantısını yatıştırır. Mideniz bulanıyorsa ya da midenizin bulanacağını hissediyorsanız, yine bu yağı kullanabilirsiniz. Bunun için kıyafetlerinize birkaç damla lavanta yağı püskürtebilir yada bileklerinize bu yağdan sürebilirsiniz.
  • Kas ağrılarına fayda sağlar. Aynı zamanda romatizma, burkulmalar, sırt ağrısı gibi ağrılar için de faydalı bir yağdır. Düzenli şekilde masaj yapılarak kullanıldığında ağrıları hafifletir.
Zeytin Ağacının Mitolojisi

Bundan çok çok çok uzun zaman önce Attika’nın ilk kralı, yarı insan yarı yılan görünümlü Cecrops’tu ve yeni bir şehir devleti için korucu bir tanrı bulmaya karar vermişti.

Kral, şehre gönüllü koruyucu olmak istediklerini öğrendiği Bilgelik ve Sanat Tanrısı Athena ve Deniz Tanrısı Poseidon’u çağırdı.

Her iki tanrıda bu güzel şehrin korucusu olmak istiyordu, rekabet kızışmıştı. Neredeyse birbirlerine saldırmak üzerelerken Athena akıllıca bir yaklaşımla şehir için bir yarışma düzenlemeleri gerektiğini öne sürdü. Böylece yarışmayı kazanan tanrı, şehrin koruyucusu olabilecekti.

Kral Cecrops ile yargıç yarışmayı başlattı. Hediyeler halk tarafından değerlendirilecek;şehre en iyi hediyeyi veren tanrı hem şehrin korucusu olacak hem de adı şehre verilecekti. Kral ve tanrılar halkın coşkulu kalabalığı eşliğinde hediyeleri şehre sunmak için Akrapolis’e gittiler.

Posedion hediyesini ilk sunan olacaktı; devasa üç uçlu mızrağını havaya kaldırdı ve toprağa vurdu. Mızrağın çarptığı yerde su gökyüzüne doğru köpüklü bir yay çizdi. Halka denizlerin gününü sembolize eden bir hediye verdi; bugün Erechtheus denilen bir deniz meydana getirdi. Halk bu suyu çok sevmişti ama tatmak için yaklaştıklarında dehşete düştüler; çünkü su içilemiyordu. Posedion denizlerin hükümdarıydı, kontrol ettiği su kaynakları da kaçılmaz olarak tuzluydu.

Sıra Athena’ya geldiğinde sessizce diz çöktü ve mızrağını toprağa değdirdi, mızrağın yere değdiği noktadan zeytin ağacını meydana geldi.

Halk zeytin ağacını yiyecek, lamba ve yemeklerini pişirmek için yağ ve evlerini inşa edebilmek için ahşap olarak kullanabileceğini gördü.

Halkın seçimiyle yarışmayı kazanan hediye zeytin ağacı oldu ve şehre Athena’nın adı verildi, günümüzdeki haliyle Atina.

Zeytinin ve Zeytinyağının Geçmişi

Zeytinyağının tarihçesi, zeytin ağacı ve zeytinin hikayesi içinde yer alır.

Her ne kadar Yunan mitolojisinde Athena’nın hediyesi olarak yaratılmış olarak yer alsa da, zeytin ağacının asıl kökenine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Zeytin ağacının – farklı ülkelerde de görülmesine karşın- nasıl yayıldığına dair net bilgi bulunmamaktadır. Tahminlerağacın şarap üzümü,hurma ve incir bitkilerinin yayılımı ve ticareti ile birlikte farklı coğrafyalara yayıldığı üzerinedir.

Kahvaltı sofralarımızın baş tacı yenilebilir zeytinin tarihsel başlangıcı ise, ilk Tunç Çağı’na (M.Ö.3150 – 1200) kadar uzanmaktadır. Yani bugün masamızda gördüğümüz zeytin günümüzden 5000 – 6000 yıl önce de insanlar tarafından tüketilmekteydi.

Zeytin kökenini adım adım takip ettiğimizde Türkiye, Suriye, Yunanistan, Lübnan, Filistin ve İsrail güney bölgelerinde gün yüzüne çıkarılan zeytin çukurları ve ağaç buluntularına karşılaşırız. Ancak zeytinin yayılımı batıya doğru devam etmiş, bu topraklardan Sicilya, Sardunya, İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz, Cezayir, Tunus ve Fas’a ulaşmıştır.

Hatta M.Ö.1000 civarında Fenikelilerin İspanya ile Kuzey Afrika’da zeytin gördükleri ve Yunanlıların İtalya’ya zeytin ağacı ithal ettikleri bilinmektedir.

Zeytin ticaretine dair gün yüzüne çıkarılmış kayıtlar bize zeytinin Yunanistan, Mısır ve Türkiye’nin batısında olduğunu göstermiş; bu bölgelerde yapılan kazılarda ortaya çıkan öğütme taşları, depolama gemileri gibi pek çok arkeolojik buluntu da bu kayıtları desteklemiştir.

Zeytinyağı ise her dönemde insanlar için çok değerli olmuştur. Bu nedenle yağın kullanım amacı hakkında bilgilerin yer aldığı pek çok tarihi kayda ulaşılabilmiştir. Bu kayıtlar sayesinde zeytinyağının dinsel ritüeller ve savaş ritüelleri, sağlık, kozmetik gibi çok sayıda ve günümüzden farklı kullanım alanları tespit edilmiştir. Ancak en eski dönemlerde hemen hemen bütün kültürler, zeytinyağını onlar için çok önemli olan bir amaç için kullanmıştır; lamba yakıtı olarak. Gıda olarak tüketime dair bulunan kayıtlar ise çok azdır.

Yapılan çalışmalarla zeytinyağı ticaretine dair kayıtlara da ulaşılmış, M.Ö. 1700 yılına kadar Girit adasındaki Knossos Sarayı’nda zeytinyağı ticaretinin kayıt altında tutulduğunu gösteren kil tabletlere rastlanmıştır.

Suriye’de bulunan eski belgelerde M.Ö. 2000 yıllarında zeytinyağının değerinin şarabın beş katı, tohum yağının ise iki buçuk katı olduğu görülmüştür.

Türkiye’de ise İzmir, Urla yakınlarında tarihi M.Ö 600 yılına uzanan, içi zeytinyağı depolamak ve taşımak için kullanılan amforalarla dolu, bir zeytinyağı işleme tesisi bulunmuştur.

Zeytin ağacı,tüm tarih boyunca, insanlara kendisi için harcadıkları emeklerin karşılığını fazlasıyla vermiştir. Yağı, meyvesi ve gövdesiyle insanların ihtiyaçlarını karşılamış; kendisinden imal edilen ürünlerle ülke ekonomilerine büyük katkıda bulunmuştur.

Hatta zeytin ağacı ve bakıma dair kaydedilmiş ilk bilimsel çalışmaları yapan Roma İmparatorluğu, bu yaklaşımı sayesinde Akdeniz Havzası etrafındaki zeytin ekim ve yağ işleme tesislerinin yayınlaştırmış, bunun sonucunda da Roma imparatorluğu genişlemiş ve ekonomik refahını arttırmıştır.

Zaman içinde zeytinyağı üretiminde rekabet artmış, büyük üretim alanları İber Yarımadası (İspanya ve Portekiz) ve Afrika’nın kuzey kıyıları olmuştur. Bu bölgeler büyük amforlarla İngiltere, Almanya, Fransa’ya yağ göndermiş, zeytinyağı ticaretinde söz sahibi olmuşlardır.

Orta Çağ’a gelindiğindeyse Kuzey Afrika’daki ve Türkiye’deki üretim gerilemiş; İspanya, İtalya ve Yunanistan dünya üzerindeki zeytinyağı üretimi ve ticaretinde önemli rol oynamıştır.

Türkiye’de zeytinyağı üretimindeki en büyük atılım, 1700’lerden sonra, artan nüfusun beslenebilmesi için diğer tarım ürünlerinin iyi yetişmediği büyük ekim bölgelerinin zeytin ağaçları için kullanıma açılması olmuştur.

19. ve 20. yüzyılların sonlarında farklı bitki yağları için düşük maliyetli üretim tekniklerinin gelişmesi, ışık için gaz ve elektirik gibi farklı kaynakların kullanılabilmesi zeytinyağına talebin azalmasına neden olmuştur. Böylece dünya üzerinde üretilen zeytinyağı giderek azalmış, dolayısıyla fiyatlar yükselmiş, zeytinyağı bundan 40 yıl önce üretim yapılabilen ülkelerde bile pek çok insan için ulaşılmaz olmuştur.

Zeytinyağı diğer bitki yağlarının fiyatları karşısında amansız bir rekabet içine girmek zorunda kalmış ve daha uygun maliyetli hale getirilmeye çalışılmıştır. Uzun yıllar yağın orijinalliği bozularak pamuk, susam, hurma, fındık, ayçiçeği gibi çeşitli yağlarla karıştırılıp satılmıştır.

Günümüzde tıbbın gelişmesi ve yapılan araştırmalarla“saf zeytinyağı”nın sağlık için önemi anlaşılmış, Homeros’un binlerce yıl önce betimlediği gibi “Altın Sıvı” yeniden sofraların vazgeçilmezi olmuştur.

Mitolojide Gökçeada

Tarihte birçok medeniyeti ağırlamış Gökçeada’nın mitolojide de kendine yer bulmasına şaşırmamak gerekir.

Yunan mitolojisine göre Phtia Kralı yarı tanrı Aşil’in annesi, Su Tanrıçası Thetis’in sarayı Gökçeada (İmbros) ve Semadirek (Samothrace) arasında bulunuyordu.

Aynı zamanda Antik Çağ’da yaşamış İyonyalı büyük ozan Homeros da, Truva Savaşı’nı konu alan eseri İlyada’nın birçok yerinde İmbros’tan bahsetmiştir. Eserde kayalık olarak betimlenen İmbros, Deniz Tanrısı Posedion’un kanatlı atlarının evidir.

“Denizin en derin uçurumlarında, Tenedos ile kayalık İmbros arasında geniş bir mağara vardır. Yeri sarsan Poseidon, burada, atlarını durdurup koşumdan çözdü, önlerine tanrısal yemlerini koydu; sonra, ayaklarına kırılması veya çözülmesi imkânsız altın bukağılar taktı. Atlar orada durup, Ahaylıların ordusuna gitmek üzere ayrılan tanrısal sahiplerini bekleyeceklerdi.”

İlyada XIII – 116, Homeros

“Yel ayaklı İris, hemen, mesajı götürmek üzere yola çıktı. Samos ile kayalık İmbros arasında siyah denize daldı, dalışıyla geniş su ovası inledi. Thetis’i oyuk bir mağarada buldu; etrafında deniz tanrıçaları dernek olarak toplanmışlardı. Thetis, ortalarında, kusursuz oğlunun kaderine ağlıyordu: Troya ilinde, vatanından uzak ölmesi kararlaştırılmıştı. Yel ayaklı İris ona şöyle dedi:

— Kalk, Thetis, ezeli tedbirler düşünen Zeus seni çağırıyor.”

İlyada XXIV – 219, Homeros

Tarihte Gökçeada

Doğası, iklimi ve havası ile görenleri büyüleyen Gökçeada tarihiyle de oldukça etkileyici. 

Türkiye’nin en büyük adası olan ada, Antik dönemden 1970’e kadar İmroz (İmbros) adıyla anıldı. 

Tarih boyunca farklı medeniyetleri ağırlayan Gökçeada’nın iskân tarihi tam olarak bilinmemekte, fakat tarihi kaynaklar sayesinde M.Ö 2000’li yıllara kadar Yunan ve Ege adalarının hakiminin İyonlar olduğu bilinmektedir. İyonların ardından Akarlar, daha sonrada Orta Avrupa’dan gelen Dorlar adaların sahipleri oldular. 

Ancak yapılan göçlerden önce de Gökçeada’da yaşayanların olduğu, adaya ilk yerleşenlerin Pelasglar, Tirsinler ve Legesler olduğu kabul edilmektedir. Bu halklara “Yunanlılardan önceki” anlamına gelen Prohenler denilmiştir. Daha sonra kısa süreli Pers egemenliğine giren Gökçeada, M.Ö 448 yılına gelindiğinde Atinalılar ile Persler arasında yapılan barış ile Atina’ya bağlanmıştır. 

Yıllar içinde Yunan karakteri kazanan Gökçeada; Roma ve Makedonya’nın Yunanistan üzerinde hegemonya kurmak istemesi uğruna M.Ö 215 – 148 yılları arasında gerçekleştirdiği Makedon Savaşları sonucunda Roma İmparatorluğu’nun eline geçti.

Fakat 395 yılında Kavimler Göçü’nün etkisiyle ortaya çıkan karışıklıklar Roma İmparatorluğu’nu ikiye bölünmesine neden dolu. Gökçeada önce Doğu Roma İmparatorluğunun himayesine geçti, ardından da Venedik ve Cenevizliler arasında el değiştirdi.

Uzun yıllar boyunca Venedik ve Cenevizliler arasında kalan ada, 1262 yılında Bizans’a bağlı Palaiologos hanedanlığına katıldı.

1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u fethetmesi Gökçeada’nın da kaderini değiştirdi, adadaki Bizans güçleri adayı terk etti.

İki yıl boyunca başı boş kalan Gökçeada, 1455 yılında Osmanlı İmparatorluğu toprakları arasına katıldı. Ancak savaşlar nedeniyle dönem dönem yine Venediklilerin eline geçti.

Gökçeada daha önce Limni’ye bağlıydı. Kanuni Sultan Süleyman tarafından vakıf ilan edildi, kaza statüsü kazandı. Böylece maddi gelişimi de desteklenen adada, Türkler ve Rumlar birlikte huzurla yaşadılar.

Ada, 1912 yılında 1. Balkan Harbi sırasında Yunanlılar tarafından işgal edildi. 1913 yılında Osmanlı İmparatorluğu ve Yunanistan Krallığı arasında yapılan Atina Anlaşması ile Yanya, Selanik, Girit ve Gökçeada ile Bozcaada dışındaki tüm Ege Adaları Yunanistan’a verildi. 

Fakat 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Yunanlılar ada kalmaya devam ettiler. Bu nedenle İngiliz, Fransız ve Anzaklar adayı hem deniz hem de hava üssü olarak kullandılar. 

1. Dünya Savaşı ve sonrası dünya haritasında pek çok değişiklik yaşandı. Gökçeada’nın himayesinde olan Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlanması da bu değişikliklerden biri oldu.

24 Temmuz 1923 tarihinde; TBMM temsilcileri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri Lozan Sulh Muahedenamesi’ni (Lozan Barış Antlaşması) imzaladılar.

Gökçeada da bu anlaşma neticesinde, 22 Eylül 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılmıştı.

Günümüzde 22 Eylül tarihi Gökçeada için çok önemlidir ve adanın Kurtuluş Günü olarak kutlanmaktadır. 

Gökçeada’ya seyahatinizde, adanın geçmişte pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığını, hala farklı medeniyetlerin izlerine ve dokularına rastlamanızın mümkün olduğunu unutmayın.